12 Ocak Pazartesi günü İstanbul’da okullar, bir önceki gece saat 22.00 sıralarında İstanbul Valiliğinden yapılan bir duyuru tatil edildi. Bu tatilin gerekçesi olarak Meteoroloji Genel Müdürlüğünden gelen bilgi gösterildi. Bilindiği gibi kar yağışı hayatı hiçbir şekilde aksatmayacak düzeyde son derece hafif gerçekleşti. Ben de bu kararın arkasında yatan sebepler üzerine düşündüm ve günceli izlemeyen Çarşamba yazılarımda, bir defa için değişiklik yapmaya ve bu konuyu irdelemeyi uygun gördüm.
Bugünün teknik imkanları kar yağışının yoğunluğunu çok küçük hata payı ile öngörecek düzeydedir. Tatil kararını veren bürokrat, kendini güvenceye almak için en küçük bir risk üstlenmemeyi tercih etmiştir. İstanbul’da son on yıldır, insanlar kaç defa işlerine gitmekte veya dönmekte zorluk çekmiştir? Bunların kaçı meteorolojinin öngördüğünden daha şiddetli olmuş ve büyük çaplı sıkıntıya sebep olmuştur? Bunların dökümü yapılsa iki elin parmağına yetecek sayının çıkmadığı görülecektir. Karar verecek sorumlu verilere odaklanmak ve kararının doğuracağı zincirleme sonuçlar üzerine düşünmek yerine, kar yağışının hayatı biraz zorlaştırması durumunda kendisine yönelecek eleştirilerden çekinmiş ve akşam rahat uyumayı tercih etmiştir. Liderliğin ve yöneticiliğin dört temel özelliğinden biri, karar ve kararlılıktır. Bu da baskı altında ve sınırlı bilgiyle doğruya en yakın kararı vermektir. Bu vakada bürokrat kararının sonuçları ile hiçbir sorumluluk üstlenmemiş, kararının yol açacağı sonuçlarla ilgilenmemiş ve kendisi adına sıfır risk taşıyan tatil kararını gönül rahatlığı ile vermiştir.
Yaptıkları iş değer üretmeyen ve sadece bir yerde bulundukları için ücret alanlar adına bu karar son derece rahatlatıcı ve memnuniyet verici olmuştur. Böylece sıcak yataklarında daha uzun kalmış ve sıcak evlerinin konforunu yaşamaya devam ederek uzun hafta sonunun keyfini çıkartmışlardır. Buna karşılık, yaptıkları iş gerçek sorumluluk taşıyan, somut veya hizmet yoluyla değer üreten kişiler için hayat günlük akışında devam etmişlerdir. Uçaklar kalkmış, ameliyatlar yapılmış, fabrikalarda üretim her zamanki gibi devam etmiştir…
Diğer taraftan bir günlük “kar tatili” kararı, zincirleme olarak birçok işletmeyi ve hizmeti olumsuz etkilemiştir. Üretim ve ilişkilerde sıkıntıya yol açmıştır. Kendi çalışma koşullarını çocuklarının eğitim saatine göre düzenleyen ailelerde, bu karar anne veya babadan birinin işinden izin alma talebini doğurmuştur. Bu izni talep etmesi gerekenin çoğunlukla anne olduğu herkesin malumudur. Bu durum aile içinde, çalışanla işvereni arasında, evde çalışma iznini alanlar ve alamayanlar arasında bir gerilime neden olmuştur. Bütün bu gelişmelerin sorumlusu olan, “sorumsuz ve karar vermekten kaçınan sorumlu (lar) ise, büyük iş başardıkları duygusu içinde yataklarında rahat bir uyku uyuma hakkını kendilerinde görmüşlerdir.
Tatil kararının gerekçelerinden biri kar yağışında ara sokaklara servis araçlarının girememesi olmuştur. Gerçekten İstanbul’da bir yılda bazen bir, bazen de birkaç gün okul servisleri ara sokaklara giremez ve bu durum önemli bir sorun olarak yazılı ve görsel medyaya yansır. Hiç kimsenin aklına “servisler ara sokağa giremiyorsa, çocuklar servisin girdiği ana caddeye kadar neden yürümüyor?” diye sormak gelmez ve okulları tatil etmenin en doğru karar olduğunu düşünülür. Çocuklar küçük ve yol gerçekten onların yürümelerine uygun değilse, anne ve babaların onlara eşlik etme sorumluluğunu üstlenmesi düşünülmez. Bunun sonucunda çocuklar hayatın kendilerine konfor ve kolaylık borçlu olduğu duygusunu geliştirmeye devam ederler. Kırsal bölgede yaşayanların veya okula gitmek için bedel ödemek zorunda olanların ne yaşadığını merak edenlerin, bu hafta Oksijen Gazetesinde Selçuk Şirin’in yazısını okumalarını öneririm.
Günümüzde gelir düzeyi kendine yeten aileler çocuklarını her türlü zorluğa karşı koruyarak yetiştirmeye gayret ediyor, sınır çizmiyor, çocuklar ise kendilerini sınırlayacak her konuyu müzakereye açıp taviz koparıyor ve istediklerini elde edinceye kadar ısrar ediyorlar. Kar yağma ihtimali karşısında evde kalmak doğal, servise bir veya iki sokak yürüyerek gitmek de düşünülemez duruma geliyor. Aileler çocuklarını haklarını korumak konusunda bilinçlendiriyor ancak sorumlulukları konusunu hatırlatmıyorlar.
Çocukların çocukluklarını yaşayamadığı yönünde genel bir inanış var. Bunun nedeni olarak zamanlarının bütünü içine alacak eğitim yükü, rekabet ve bunlarla birlikte üstlendikleri spor, sanat gibi eğitim dışı etkinlikler sebep gösteriliyor. 22 Yaşına kadar olan dönem beynin en esnek olduğu ve her türlü bilgiyi ve beceriyi büyük bir hızla emerek kendine mal ettiği dönemdir. Bu dönem entelektüel, felsefi, kültürel olarak geleceğin temellerinin atıldığı, sosyal becerilerin geliştiği, ahlaki normların şekillendiği ve yaşam becerilerinin kazanıldığı dönemdir. Çocuk veya genç, bu dönemi yaşam becerilerini geliştirmek yerine, zamanını ekrana bakarak doldurursa, kaçınılmaz olarak bu kazanımlara sahip akranlarının arkasında kalır. Çocuğu hayatın zorluklarından korumak, ailenin hayatına ve hayatın gerçeklerine ortak etmemek, buna karşılık ailenin refahına ortak ederek, onu “ayağına değecek taşlardan korumak” ona iyilik olmaz. Atalarımızdan kalan ve belki söylendiği dönemde anlamı olan “ayağına taş değmesin” sözü, bugün dua değil bedduadır.
Sorumluların gerçekten sorumlu olup risk almaları ve bazen hoşa gitmeyecek kararlar vermenin de yöneticiliğin bir gereği olduğunu bilmeleri gerekir. Ayrıca işlerine gitmeyip günlerini konforları içinde geçirenlerin, yaptıkları işin ne kadar gerekli olduğunu düşünmeleri yerinde olur. Bu düşünce bulundukları kurum için ürettikleri değer konusunda onlara farkındalık kazandırabilir. Aileler de çocuklarını hayata hazırlamak konusunda sorumluluklarını bir kere daha gözden geçirebilir.
Belki böylece bu kar tatili bize temel bazı konuları düşünmek için fırsat vermiş olabilir. Ne dersiniz? Gerçekten olabilir mi?