Tarafdar ve ark. (2007) tarafından tanımlanan teknostres yaratıcıları¹ bilişim teknolojilerinin (BT) çalışanlar üzerindeki stres yapıcı etkilerini beş temel boyutta ele aldı. Aradan geçen zamana ve teknolojinin önemli ölçüde dönüşmesine rağmen, bu boyutlar günümüzde de geçerliliğini koruyor; hatta YZ, dijitalleşme ve sürekli bağlantı kültürüyle birlikte daha görünür hale geliyor:
İlk boyut olan tekno-aşırı yük (techno-overload), teknolojinin kullanıcıları daha hızlı ve daha uzun süre çalışmaya zorladığı, bireylerin kapasitelerini aşan yoğun bilgi akışına maruz kaldığı durumları ifade ediyor. İkinci boyut, teknolojinin bireylere her an ulaşması nedeniyle iş ve özel hayat arasındaki sınırların bulanıklaşmasını ve kişinin kendisini sürekli “göreve hazır” hissetmesini tanımlayan tekno-istila (techno-invasion) boyutu. Üçüncü boyut olan tekno-karmaşıklık (techno-complexity), BT sistemlerinin karmaşık yapısı ve teknik terminolojisi nedeniyle kullanıcıların kendi becerilerini yetersiz hissetmelerini ve yeni sistemleri öğrenmek için aşırı zaman harcamak zorunda kalmalarını kapsıyor. Dördüncü boyut olan tekno-güvensizlik (techno-insecurity), bireylerin yeni teknolojiler tarafından işlerini kaybetme korkusu yaşamaları veya teknolojik becerileri daha yüksek olan başkaları tarafından yerlerinin doldurulacağı endişesini ifade ediyor. Son boyut olan tekno-belirsizlik (techno-uncertainty) ise teknolojideki sürekli değişim, güncelleme ve yükseltmelerin yarattığı kararsızlık ortamını ve bireylerin mevcut bilgilerinin hızla eskimesinden kaynaklanan huzursuzluğu ifade ediyor
Bu noktada unutmamak gerekir ki; teknolojiyi yalnızca stres kaynağı olarak değil, doğru kullanıldığında bu stresi dengeleyebilecek bir araç olarak da ele almak gerekir. İnsanlar, bilişsel önyargıları nedeniyle sistematik hatalar yapma eğilimindedir; kendi içinde tutarlı ama yanlış kararlar verebilir. Ayrıca “gürültü” (noise) nedeniyle aynı kişi farklı zamanlarda farklı kararlar alabilir. İnsan zihni, özellikle anlamakta zorlandığı ve yeterince bilgi sahibi olmadığı konularda “Kuruntu Üretim Fabrikası”nı (KÜF) devreye sokma eğilimindedir. Bu tür konularda YZ zihnimizi zorlamaya ve KÜF’ümüzü arttırmaya neden olsa da, aynı zamanda veriyi daha sistematik biçimde işleme, zihinsel gürültüyü azaltma ve örüntüleri görünür kılma potansiyeline de sahiptir. YZ’nin stres azaltıcı potansiyelini, güçlü olduğu bu üç temel özellik üzerinden değerlendirebiliriz:
Stres konusunu ele aldığımız yıllardan bu yana belirsizlik, uyum bozukluğunun merkezinde yer alır. Birey açısından ilişkilerde, finansal alanda ve sosyal yaşamda yaşanan belirsizlikler ile iş yaşamındaki gelişmeler; beklenti ve süreçlerin farklılaşmasına yol açarak bunların kuruma etkisini öngörmeyi zorlaştırır. Belirsizlik, temelde bir bilgi eksikliğidir; Covid-19 sürecinde olduğu gibi olayların ne getireceği ve hayatın nereye evrileceği bilinemez.
Özellikle YZ bir uçta teknostresi artırırken, diğer uçta karar süreçlerini destekleyen güçlü bir araç haline geldi. Bu iki uç arasında gidip gelen deneyim, genel olarak içinde bulunduğumuz dünyanın etkilerinin doğrusal olmaktan uzak ve çoğu zaman öngörülemez olduğu gerçeğini de yansıtıyor. Nitekim uzun süre iş dünyasını tanımlamak için kullanılan VUCA çerçevesi, Covid-19 salgınının toplumsal ve ekonomik etkileri nedeniyle, yerini kaos ile yüzleşmeyi anlamlandırmak üzere BANI’ye bıraktı:² Kırılgan (Brittle), Kaygılı (Anxious), Doğrusal Olmayan (Non-Linear) ve Anlaşılamaz-Akıl Almaz (Incomprehensible) koşullar her yanımızı sardı. Stresin temel kavramı olan belirsizlik ve muğlaklık BANI’nin doğrusal olmayan ve anlaşılamaz olan özellikleriyle strese yol açan koşulların tanımını genişletti.
Belirsizlik ortamları, iş yapış biçimlerinin evrilmesine, rollerin değişmesine ve matris yapılarda çalışma nedeniyle iş yükünün artmasına yol açar. Artan iş yükü, bireyin bilişsel kapasitesini ve duygusal dayanıklılığını zorlar. Bu koşullar, tükenmişlik belirtileri olarak adlandırılan bir tabloya zemin hazırlar.
Tükenmişlik genellikle, başarılı olmak için yoğun ve dolu bir programla çalışan, çoğu zaman kendi sorumluluğunun ötesine geçen ve yüksek yeterlilik beklentisiyle hareket eden bireylerde ortaya çıkar. Ancak paradoksal biçimde, yüksek performans hedefiyle çıkılan bu yol, zamanla performansın düşmesine ve hatta işten ayrılma düşüncesinin ortaya çıkmasına neden olabilecek bir belirtiler bütününe dönüşür. Tükenmişliği İş Talepleri-Kaynakları Modeli³ üzerinden değerlendiririz.
Tükenmişlik, sağlığın bozulması ve motivasyonun azalmasını içeren iki bağımsız sürecin sonucudur. Sağlığın bozulması, çalışan çabasını gerektiren işlerin önemli ölçüde artmasıyla oluşur. Aşırı ya da kötü tasarlanmış iş taleplerinden kaynaklanır. İş kaynaklarının eksikliği ise sosyal destek, geribildirim, özerklik ve görev çeşitliliği gibi gelişimi sağlayan yönleri içerir. İş kaynaklarının eksikliği, bağlılığı azaltır ve motivasyonu düşürür. Tükenmişlik ölçekleri iş yaşamı stres koşullarının ölçümlenmesini sağlar.⁴
Yeni dünyada haberlerin hızla yayılması, zenginlik, yolsuzluk ve beğenilirlik önyargısının geniş kitlelerde kabul görmesi tükenmişliği değil bunalımı, sıkışma ve sıkılma duygusunu besler. Var oluşun sorgulanması önemli, ancak tutarlı ve amaca dönük eylemlerde kısırlaşmaya yol açar. Anlam kayması hatta anlamsızlık ortaya çıkar. Günümüz insanı tükenmişlikten çok anlamsızlıkla baş başa kalıyor. Yaptığı işi yaşadığı anlam boyutunda sorgularken çıkış bulmakta zorlanıyor.
Mevcuttaki değişkenler ele avuca sığamayacak çeşitlilikte. Önümüze konulanlara bakınca aynı konu üzerinde farklı sunular olduğunu, farklı sinyaller aldığımızı fark ederiz. Aynı konudaki bu uyumsuzluk birbiriyle çatışan yorumların üretilmesine neden olur. Birtakım bilgiler vardır ancak bunlar arasından anlamı bulmak zordur. Yaşananı anlamak ve yapılanlarda insani değerlere dönük bir anlam üretmek mümkün olmaz. Anlam kesişmesi yoksa aynı söylem ve durumlara bakar, aynı şeyi göremezsiniz. Hangi tutumun hayatı kolaylaştıracağını bilemezsiniz. Bu akıl almaz ortamda bir tutarsızlık ve gürültü hâkimdir. İsrail ABD söylemleri ve 2025-26 Orta Doğu Savaşları’nda olduğu gibi, muğlaklığın akıl almazlığı alacakaranlık gibidir, neye baktığınızı ne gördüğünüzü seçemezsiniz.
Bu çerçeve, günümüzün savaş ve teknoloji temelli stres kaynaklarını anlamak için de açıklayıcı bir zemin sunar. Bu iki stres, farklı kaynaklardan beslenmelerine rağmen, bireyin anlam üretme kapasitesi üzerinde benzer aşındırıcı etkiler yaratır.
Savaş stresi, bireyin doğrudan deneyimlemese bile maruz kaldığı sürekli tehdit, belirsizlik ve kontrol kaybı duygusuyla şekillenir. Sürekli değişen jeopolitik gelişmeler, çelişkili açıklamalar ve öngörülemeyen sonuçlar, bireyin dünyayı anlamlandırma çabasını zorlaştırır. Bu durum, kaygıyı artırmakla kalmaz; bireyin “tüm bu yaşananların içinde hayatın anlamı nedir?” sorusunu gündeme getirir. Özellikle adalet, güvenlik ve istikrar gibi temel varsayımlar sarsıldığında, bireyin değerler sistemi ile yaşadığı gerçeklik arasında bir uyumsuzluk oluşur. Bu uyumsuzluk, zamanla anlamsızlık hissini derinleştirir.
Teknostres ise daha mikro düzeyde, ancak sürekliliği nedeniyle benzer bir etki yaratır. Sürekli güncellenen sistemler, artan hız beklentisi, aynı anda birden fazla dijital aracı yönetme zorunluluğu ve kesintisiz erişilebilir olma baskısı, bireyin zihinsel alanını daraltır. Bu durum zihinsel yorgunluğu artırmakla kalmaz; bireyin “bu hız ve yoğunluk içinde yaptıklarımın anlamı nedir?” sorusunu sormasına neden olur. Süreçlerin giderek hızlanması ve parçalanması, kişinin yaptığı iş ile ürettiği değer arasındaki bağı zayıflatır. Böylece birey, bir yandan yetişmeye çalışırken; diğer yandan yaptığına anlam atfetmekte zorlandığı bir deneyim yaşamaya başlar.
İkisi birlikte değerlendirildiğinde, birey hem “dünya nereye gidiyor?” sorusuna yanıt bulmakta zorlanır hem de “ben bu resmin neresindeyim?” sorusuna anlamlı bir karşılık üretemez. Bu nedenle günümüz insanı çoğu zaman yalnızca tükenmişlik yaşamaz; aynı zamanda yaptığı işin, verdiği emeğin ve kurduğu hayatın anlamını yeniden kurmakta zorlandığı daha derin bir anlamsızlık deneyimiyle karşı karşıya kalır.
Günümüz dünyasında stres, tek bir kaynaktan beslenen bir deneyim olmaktan çıkmış; savaşların yarattığı yüksek yoğunluklu tehditlerle, teknolojinin gündelik hayata yaydığı baskıyla iç içe geçmiştir. Belirleyici olan bireyin bu koşulları nasıl anlamlandırdığı ve zihninde nasıl düzenlediğidir. Böylelikle stres, doğru sorularla sınırlandırılabilir ve yönetilebilir bir deneyime dönüşebilir.
(*) Baltaş Grubu’nun düzenli yayını Kaynak Dergisi’nin 105-106 sayısında Zuhal Baltaş’ın yazısından kısaltılarak alınmıştır. Konuya ilgi duyanlar Kaynak Dergisi’ne ve yazının bütününe https://kaynakbaltas.com/dergiler/gu%cc%88nu%cc%88mu%cc%88z-stresinin-i%cc%87ki-yu%cc%88zu%cc%88-teknostres-ve-savas/ bağlantısından ulaşabilirler.